Anadolumuzun her köşesi bir başka güzel. İnsanın içine sindire sindire yaşayacağı yerler. Toprak adeta insanı kendisine doğru çekiyor ve gel diyor. Buna rağmen insanlar neredeyse 40, 50 yıldır köylerden kentlere doğru kaçmaya başladı. Köylerde bulunan toprak ana bizlere ona baktığımız sürece bin bir türlü gıdalar sunuyordu. Toprak, insanın hayatının bir parçasıydı. Zaten topraktan yaratılmamış mıydık. Bizi kendine çekiyor, çekmeyle de kalmayıp sımsıkı sarmalıyordu, toprak. Ancak ne oldu ise sanayileşme ile birlikte oldu. Köyler yavaş yavaş yalnızlığa terk edilmeye başlandı. Aileler çoluk çoğunun geleceği için köyleri bir bir terk etmeye başladır. Ve bunun sonucunda şehirler insan yığınıyla doluşurken köyler ıssızlığa gömüldü.

Bugün ise köylerini doğup büyüdüğü toprakları terk edenler yeniden doğduğu topraklara ya da kırsal alanlara bir özlem duymaya başladı. Anadolu’yu gezip, dolaştığımızda her ne kadar köyler boşalmış olduğunu görsek de, yine de az sayıda köyüne geri dönen ve orada kalan birkaç insan ile yaşam devam ettirilmeye çalışılıyor. İşte böylesi köylerden birisine geçtiğimiz günlerde ziyaret gerçekleştirdik. İstanbul’dan tanıştığım Ramazan Yıldız kardeşimizin köyüne, doğduğu, büyüdüğü topraklara birkaç günlük ziyaretimiz oldu. Bir gece yolculuğu sonunda sabaha karşı Sinop ilinin Saraydüzü ilçesine bağlı Cumakayalı köyüne ulaştık. Yol yorgunluğumuzun atmak için bir müddet istirahat ettik. Sabah gün ışıdığında pırıl pırıl bir hava bizi karşıladı. Bu köyde gördüğüm bir durumla ilk defa karşılaşıyordum. Sonradan öğrendim ki başka yerlerde de böyle durumlar varmış. Köy dört farklı mahalleden oluşuyor. Baktığımızda aralarında bir iki kilometre mesafede var. birbirine çok yakın sayılmazlar, dağınık şekilde mahalleler kümelenmiş. Birkaç kez mahalleler ayrılsın farklı köy olsun, diye girişimlerde bulunulmuş ancak bir sonuç alınamamış. Bu dört mahalle Cumakayalı köyüne bağlılıklarını devam ettirmişler. Köyün bir muhtarı var, ismi Yahya Dibek. Kendisi özellikle büyükbaş hayvancılık ve tarım ile uğraşıyor. Bölge ürünü olan pirinç yetiştiriciliği yani çeltik ekimi ile uğraşıyor. Özünde çok iyi ve gayretli birisi. Köyüne resmi kurum ve kuruluşlardan hizmet alabilmek için çırpınıyor. Dört mahalleden oluşan Cumakayalı köyünün her tarafını gezip dolaştım. Gürlen mahallesinde kaderine terk edilmiş eski köy okulu da buna dahil.  Burada eski zamanlarda içme suyu olarak kullanılan kuyulara rastladım. Kendisi Gürlen mahallesinden olan ve İstanbul’da yaşayan yazar ve mütefekkir, bir ilim insanı Erol Erdoğan’da kendi hesabı instagramda da bu kuyuları anlatan bir videosu var. Yazın tarlada çalışan insanlar bu kuyulardan helkek ismini verdikleri bir zincire bağlı kova yardımı ile su çekip bu sudan içerek susuzluklarını giderirlermiş. Burada bu tarz su kuyularına çok rastlıyorsunuz. Su kuyusunu kim açtırmış ise, yani kuyunun yapımına kim vesile olmuş ise o şahsın ismi o kuyuya verilirmiş. Köy evlerinde ve evin yakınlarında su bulunmadığı dönemlerde insanlar içme suyu ihtiyaçlarını bu kuyular vasıtasıyla sağlanmaktaydı. Yine bu kuyuların hemen yanı başında yapılmış yalaklardan da hayvanların su içmesi sağlanmaktaymış. Tabi artık bu tarz kuyular günümüzde bir anlamı kalmadı, zira köylerde bile herkesin evinin bahçesinde evin içerisinde bile su tesisatı bulunmakta. O nedenle bu su kuyuları nostalji olarak kalmış durumda. Bu kuyulardan zamanında su içmiş insanlar için birer hatıra barındıran mekanlar olarak tarihin sayfalarında yer almış oldu.

Cumakayalı köyünde yaşadığım ve hayatım boyunca unutamayacağım bir hatıra daha yaşadım. Bu hatıra ile bir bilgiye de aynel yakin şahit olmuş oldum; “Pancar Pekmezi” yapılışı. Önce pancarlar kabuklarından soyuldu. Sonra sabahın erken saatlerinde kabukları soyulan pancarlar kaynatılmak üzere bahçede odunla yakılmış ateşin üzerinde kaynamaya bırakıldı. Saatlerce kaynayan pancarlar artık iyice yumuşayıp yenecek hale geldi. Su içinde kaynayan pancarlar daha sonra bir çuvala dolduruldu. Şırapana adı verilen pancar yapımında kullanılan sehpaya benzer bir masanın üzerine koyularak, kaldıraç düzeneği gibi bir düzenek ile pancarların suyu çıkartılmaya çalışıldı. Daha sonra posasından ayrılarak suyu çıkan pancarların suyu bir başka kazanda tekrar uzun bir süre kıvama gelinceye kadar kaynatıldı. Sabahın erken saatlerinde başlayan bu işlev adeta gece yarılarına kadar sürdü. Kaynama işlemiyle kıvama gelen pekmezler daha sonra soğutulup kavanozlara dolduruldu ve sofralarda yerini bulması afiyetle tüketilmek üzere hazır hale gelmiş oldu. Benim için iyi bir tecrübe oldu. Aynı zamanda hoş bir anı olarak belleğime yerleşti.            

Kısa ama bir o kadar da anlamlı zaman geçirdiğim Sinop Saraydüzü Cumakayalı Köyünü, naif, sevecen ve güler yüzlü Ahmet Yıldız ağabeyimizin misafirperverliğini, buraya gelip hoşça zaman geçirmeme vesile olan Ramazan Yıldız kardeşimi, köy muhtarı Yahya Dibek’i ilçe kaymakamı değerli bir dostumuz olan Hasan Hüsnü Türker’i hiç ama hiç unutmayacağım. Kısaca ifade etmek gerekirse köylerimizde hala bizleri bekleyen güzel bir hayat var. Köylerimizi diri tutmaya gayret göstermeliyiz.